Pazartesi, 07 Ağustos 2017

Nuruosmaniye Bu Yüzden Mi Öksüz?

Nuruosmaniye Bu Yüzden Mi Öksüz?

Klasik Türk sanatlarında ülkemizin öneminden önce, sizlere klasikleşmiş Türk sanatlarından bahsetmek istiyorum. Türk sanatları dediğimizde aklımıza hemen; Çini, Hat, Tezhib, Minyatür ve Ebru gelse de tarih boyunca yaptığımız rutin şeylerin çoğu da şuan sanat olarak sayılmakta. Okçulukta koşan atın üzerinde ok atan ve isabet ettiren yiğit Alplerimizden de anlaşılacağı gibi çok ileride olduğumuz su götürmez bir gerçek.

Klasik Türk sanatlarında ülkemizin öneminden önce, sizlere klasikleşmiş Türk sanatlarından bahsetmek istiyorum. Türk sanatları dediğimizde aklımıza hemen; Çini, Hat, Tezhib, Minyatür ve Ebru gelse de tarih boyunca yaptığımız rutin şeylerin çoğu da şuan sanat olarak sayılmakta. Okçulukta koşan atın üzerinde ok atan ve isabet ettiren yiğit Alplerimizden de anlaşılacağı gibi çok ileride olduğumuz su götürmez bir gerçek. Bugün baktığımızda ise okçuluk bir savaş sanatı ve aynı zamanda sahne sanatı.

Türk sanatlarını, tarihi sürece baktığımızda “İslamiyet öncesi ve İslamiyet sonrası” diye ikiye ayırabiliriz. Millet olarak, Talas Savaşı’ndan sonra Kök-Tengri inancını kısmen bırakıp İslam ile müşerref olmuşuz. Bundan sonra da İslam kültürüyle özdeşleşen haklımız sanatını dinine göre ve onu yüceltmek için icra etmiş.

Şimdi tarihi süreci de göz önüne alarak kronolojik şekilde sanatları nasıl icra ettiğimizi ve diğer Türk devletleri ile Türkiye arasındaki farkları ortaya koyalım. Uygur Türklerine kadar göçebe olarak yaşadığımızdan, avlanmak ve savaşmak başlıca işimiz olmuş ve bu yüzden ok atmada maharet kazanmışız. Avrupa Hun Devleti’nden sonra gelen Avarlar, ilk kez İstanbul’u kuşatmış hem Asya hem de Avrupa’da devlet kurmuşlar. Avrupa Avarları Hıristiyanlığı kabul eden ilk Türk devleti olmasıyla da Hıristiyan sanatlarının da aktarılmasına, öğrenilmesine vesile olmuşlar. Göktürk Devleti’nde resimlerle yapılan 12 hayvanlı takvim, baskı ile yapılan madeni para ve yazı kullanıldı. Geleneksel olarak kopuzumuzdan çengimize müzikle uğraşıldı. Daha sonra Uygur Devleti ile de Minyatür ortaya çıktı ve geliştirildi. Freskler yapıldı. Tabi, tüm bu süreçte halı ve kilimler dokundu. Örgüde ustalaşıldı.

Boylara ayrılan Türkler dünyanın çeşitli bölgelerinde hüküm sürdüler. Bulgarlar, Hazarlar, Türgişler, Peçenekler, Kıpçaklar, Karluklar, Macar ve Kırgızlar. Çeşitli dinlerden ve kültürlerden etkilenip çoğu asimile olsa da Oğuzlar dediğimiz ve ülkemizin de öncülü olan boyun İslam ile müşerref olmasından sonra Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı gibi cihana hükmeden devletler oldular. Farklı milletler, farklı kültürler ve farklı yerler çeşitli sanat dallarıyla da ilgilenmelerine ve bunları geliştirmelerine olanak sağladı.

Kur’an-ı Kerim’i daha güzel yazabilmek için Hüsn-i Hat sanatında ustalaşıldı. Kutsalımızı koyduğumuz kabı süslemek için ise Tezhib. İbadethanelerimizi, medreselerimizi süslemek için Çini sanatı geliştirildi. Ebru ile sayfalarımız resimlerimiz renklendirildi. Duvarlarımıza astığımız tablolarımız “Kat'ı” ile süslendi. İbadethanelerimizin kubbelerine Kalemişi çekildi. Öyle ki sultanlarımız -Bkz. Abdülhamid Han- Sedef kakma sandukalar yapmıştır. Tüm bunlar yanında mimarlık üzerine çok fazla şey kat ettiğimiz de su götürmez bir gerçek. Divriği Camii’nde güneşin gölgesinden oluşan surete varana kadar ince düşünülmüş bir mimari sanat ustalığı. Tüm bu sanat dallarını detaylı olarak “Nedir?”, “Ne zaman çıkmıştır?” gibi açıklamaktan ziyade diğer Türk toplumları ile ülkemizin bu sanatlardaki farkı ve yeri nedir onu irdeleyelim.

Kültür ve sanatsal faaliyetler yazının başında da dediğim gibi, etkilenilen dine, yapılan savaşa, etkileşime girilen toplumlara göre farklılık arzetmiş. Hâl böyle olunca, İslam kültürü ile hem hâl olmamış diğer Türk toplumlarında ne yazık ki bu sanatların çoğu havada kalmış. Temel sanatlarımız olan Okçuluk, Halı – Kilim dokumacılığı gibi şeylerde ortak bir mirasımız var fakat diğer klasik Türk sanat dallarında, Türkî cumhuriyetlerden daha ilerideyiz. Daha düzgün bir ifadeyle Klasik Türk Sanatları’nın temsilcileri bizleriz. Örneğin Kırgız ve Özbeklerin kullandığı abece (abece) Kiril olduğu için, edebiyatları bile bu yönde meyil göstermiş. Lakin bu durum bizde de aynı. Yazımızın sonuna gelirken, bizde de olan sıkıntıdan da bahsetmek gerek. İbadetimizi, ibadethanelerimizi güzelleştirmek adına birçok sanat dalı oluşturmuş ve ustalaşmışız. Bu yüzden midir bilinmez başka tarzlara bazen tahammül edememişiz. Birinci Mahmut Han zamanında Fatma Hatun Mescidi yıkılınca emr-i ferman ile bir Camii yapılması kararı alınır. Nuruosmaniye Camii. Mustafa ağa ve Simon tarafından İtalyan Mimarisi olan Barok tarzı ile inşa edilir. Camii’nin içi ne kadar da, Rasim Abdülhalim, Müzehhip Ali, Mehmet Refi Efendi’ gibi usta hattatlar tarafından bezense de, her ne kadar ileride olduğumuz sanatları burada da kullansakta, milletimiz tarafından sırf mimarisi Barok diye “Gâvur Camii” olarak adlandırılır. O zamanda bunu millete anlatmak belki bugüne göre zor olabilir. Fakat şimdi soruyorum sizlere; Burada neden namaz kılınmıyor? Nuruosmaniye Camii’si bu yüzden mi öksüz?

(6 oy)